Ahmetler Köyü

Köyümüzü, yöremizi, kültürümüzü tanıyalım, tanıtalım.

24 Temmuz 2016 Pazar

Susuz Çeşme

Bu çeşme nasıl çeşme, su içecek tası yok.
Kırma insan kalbini, yapacak ustası yok.

2016 yıli Haziran ayı sonları. Yaylada komşular arasında bir su anlaşmazlığı olmuş. Keşif çıkmış. Çırlavık denilen yere biz de geldik. Gökyalçı denilen yerdeki su kaynakları bakıldı. Çelik gibi soğuk sularından içtik, canımıza can katıldı.
Yamacın ortasnda sağ kenarda susuz bir çeşme var. Önündeki beton tekne çakıllarla dolmuş. Mahzun, bakımsız durup durur orta yerde. Kimimiz bu çeşmeyi gördü, kimimiz farkına bile varmadı. Susuz çeşmenin o mahzun halini görünce duygulandım. Çocukluğum aklıma geldi. Çünkü bu çeşmenin beton teknesini küçük bir cocuk iken ben yapmıştım. Bir  zamanlar Çırlavıktaki bütün sular bu çeşmeden bu tekneye akardı.
Devamı var.
Gökyaçıdan aşağıddaki susuz çeşme.

Şimdi aşağıdaki düzlükte akan yeni çeşme.

22 Şubat 2016 Pazartesi

Ahmetler Köyü'nde Geçmiş Yıllarda Çalışmış İmamlar

Köyümüzde geçmişte yaşamış imamları araştırırken elimize geçen bir yazılı kaynağı da buraya ekleyelim. Köyümüzün yayla davasının geçmişini incelerken eline geçen bu belgeyi bizimle paylaştığı için Mehmet Aslan’a teşekkür ederiz.
BELGENİN (Osmanlıca) ÇEVİRİSİ

Muktezâsı Ruus-ı Hümâyûn'dan [görüle.]
Bu makûle karyenin kurb ve civârında edâ-yı salât-ı Cuma ve îdeyn olunur câmi-i şerîf olmadığı hâlde ashâb-ı hayrâtın binâ eylediği mescid-i şerîfe müceddeden minber vaz' ve ikâme-i salât-ı Cuma ve îdeyne izn-i hümâyûn-ı hazret-i şâhâne erzânî ve ber-vech-i hasbî hitâbeti dahi bazı kesâna tevcîh buyrula geldiği mesbûkdur. Emr u fermân devletlü sultânım hazretlerinindir.
Mutâbıkdır.
(Tatbik Mührü)
Der‑i devlet-mekîne arz-ı dâî-i kemîne oldur ki, Livâ-i Alaiye kazalarından Senir maa Düşenbe Kazası'na tâbi Ahmedler Karyesi ahâlîleri meclis-i şer'a hâzırûn olup şöyle istirhâm ederler ki; Vakt-i sabâvetlerimizde karyemize tâûn-ı vebâ istîlâsıyla ekser ahâlîlerimiz fevt, bizler sıbyân ve bîkes kalmalarımız ile civâr kurâlarda idâre ve kendi karyemiz muattal ve harâb ve perîşân ve hâlî kalup hamden lillâhi teâlâ on sene akdemlerde kemâ fi'l-evvel terâküm olduk ve karyemizden es-Seyyid Veliyyüddin bir mescid-i şerîf binâ edüp evkât-ı mefrûzayı edâ ve salât-ı Cumayı karye-i âharda edâ eder isek dahi vakt-i şitâda Kozlu Irmağı'nın cûşuyla ekser evkât edâ-yı Cuma edemediğimizden mescid-i mezbûra bir minber vaz' olunmasına icâzet-ı hazret-i cihândârî ve ol bâbda bir kıta fermân-ı celîlü'ş-şân birle, işbu bâ'is-i arz-ı ubûdiyet erbâb-ı istihkâkdan Menlâ Mehmed bin Hasan dâîlerine ber-vech-i hasbî hitâbet-i mezkûru tevcîh ve yedine berât-ı şerîf-i âlîşân sadaka ve ihsân buyrulmak ricâsına i'lâm ediver deyü ibrâm etmeleriyle vâki-i hâli pâye-i adâlet-vâye-i serîr-i a'lâya arz birle i'lâm olundu. Bâkî emr hazret-i men lehü'l-adl ve'l-ihsânındır. Hurrire fi'l-yevmi's-sâbi'-i aşer min şehr-i Saferi'l-Hayr sene hamse ve hamsîn ve mieteyn ve elf.

El-abdü'd-dâî li'd-devleti'l-aliyyeti'l-Osmaniyye
Ahmed el-Müvellâ hilâfe be-kazâ-i Senir maa Düşenbe
Fî 5 Ca. Sene 55, Yazıldı.
BELGENİN SADELEŞTİRİLMİŞ (Türkçe) HÂLİ

Ruus Kalemi tarafından gereğinin yerine getirilmesi [uygundur].

Bu gibi köylerin çevresinde Cuma ve bayram namazları kılmak için her hangi bir cami bulunmadığı durumlarda hayır sahiplerinin yaptırdıkları mescide yeni bir minber yerleştirilerek Cuma ve bayram namazları kılınmasına padişah tarafından izin verildiği ve her hangi bir ücret olmaksızın hatiplik görevinin de bazı kişilere verile geldiği olmuştur. Emir ve ferman devletli sultanım hazretlerinindir.
Devlet'in sağlam kapısına bu aciz duacınız şöyle arzuhâl eder ki; Alaiye [Alanya] Sancağı kazalarından Senir‑Düşenbe [Manavgat/Melas Çayının  Ahmetler tarafı] Kazası'na bağlı Ahmetler Köyü ahalileri mahkeme huzuruna gelerek;
"Çocukluk çağlarımızda köyümüzde veba salgını olup köylülerimizin çoğu öldüler. Bizler de çocuk başımıza kimsesiz kaldığımızdan çevre köylerde hayatımızı devam ettirdiğimiz için köyümüz boş, harap ve perişan bir halde kalmıştı. Allah'a şükür on sene (1829…) kadar önce eskisi gibi tekrar bir araya geldik. Köyümüzden Seyyid VELİYYÜDDİN bir mescit yaptırdı. Farz namazları burada kılıp Cuma namazlarını başka bir köyde kılmaktaysak da kış mevsiminde Kozlu (Kapuz Çayı?) Irmağı'nın taşması sebebiyle çoğu zaman Cuma namazlarını eda edememekteyiz. Bu sebeple köyümüz mescidine bir minber yerleştirilmesine izin verilmesini ve işbu arzuhâlin yazılmasını sağlayan ve kendisi [imam-hatiplik için] yeterli bulunan Hasan oğlu Molla MEHMET'e hatiplik görevinin karşılıksız olarak verilmesini ve eline bir berat sadaka buyrulmasını ilgili makamlara bir ilamla iletiversen"
Diye istirham etmeleri üzerine durum yüce makamınıza arz edildi. Bundan sonra emir siz adaletli ve iyilik sahibi efendimizindir.
Tarih: 17 Safer 1255 / 2 Mayıs 1839
Osmanlı Devleti'nin Duacı Kulu
Senir‑Düşenbe Kazası Kadısı Ahmet
5 Cemaziyelevvel 1255 / Milâdi 17 Temmuz 1839, Yazıldı.

 Demek ki adını öğrenebildiğimiz, geçmişte köyümüzde imam olarak çalışmış kişilerden birisi  Hasan oğlu Molla Mehmet’tir.

Bundan sonraki tanıttığımız imamları köylülerimizin yaşlılarından sorup öğrendik.


Veli Fakı: Veli Fakı Hacı Hatip’in dedesidir. Keramet sahibi olduğu söylenir. Osmanlı İmp. son dönemlerinde yaşamış olmalıdır.
Hacı Hatip:
Hacı Hatip 6 ayda deve ile hacıya varıp gelmiş. Çok varlıklı ve konuksever imiş. Köy odasına günde beş kere yemek sinisi çıkardığı söylenir. O zamanlar köy civarında orman kesimi yapılıyormuş. Kesimi yapan tahtacıların ihtiyaçlarını karşılamak için bakkal dükkânı açıp onlarla ticaret yapmış ve varlığının çoğunu buradan kazanmış. Seferberlikte Hacı Hatip’in evi eşkıyalar tarafından birkaç kere soyulmuş.
Hacı Hatip’in adı Mustafa’dır. Okuma yazma bilmediği halde zamanında bilgili ve etkili bir kişi olarak tanınan Hacı Hatip Cuma namazların kıldırır, büyük bir belagat ile vaiz verirmiş.

MEDRESE MEZUNU İMAMLARIMIZ:
Molla Mehmet: Molla Mehmet Belenköy kökenlidir. Sonradan köyümüze gelip yerleşmitir. Köyümüzde imam olarak da çalışmıştır.
Molla Mahmut: Molla Mahmut ve Molla Abdullah köyümüzde doğup büyümüşlerdir. Köyümüzde Orman Bakım Memurluğu ve Muhtarlık yapmışlardır. Sonradan ikisi de Manavgat’a göçmüş ve orada ticaretle uğraşmışlardır. Köyde iken imamlık da yapmışlardır.
Molla Abdullah
Örenyakalı Mustafa Hoca
Molla Ali: Molla Ali de köyümüzde doğup büyümüştür. Hacı Hatip’in oğludur. Başka köylerde de imamlık yapan Molla Ali köyümüzde senelerce fahri olarak imamlık yapmıştır.
Biroslu Ali Efendi: Ali Efendi Hoca’nın köyümüzde 32 sene imamlık yaptığı söylenir. Anam babam namaz surelerini ve diğer dini bilgilerini Biroslu Hocadan öğrenmişler. Ben ve yaşıtlarımız da Biroslu Hoca’da okuduk.
Erteşeli Ali Hoca
YAYLADA ÇALIŞMIŞ İMAMLARIMIZ:
Ramazan ayında yaylada Bozlağan’da teravih ve diğer namazlar için Cırıklı’dan Mudulu Mustafa birkaç sene hoca tutuldu. Tomsu Başında Molla Mahmut ve Molla Abdullah da ramazanda namaz kıldırdı. Yaylada Tomsu başında İlvatlı Deli Bekir de namaz kıldırdı. Deli Bekir aynı zamanda eşeğinin heybesinde esans, ayna, iğne, boya, kına, boncuk satar ve alışveriş yapardı. Yağ, kıl, yün, peynir alırdı. Yanındaki Cüce, Antep malı alaca satardı.
Erengeriş’li Molla Mustafa Kuyu’da kırk sene fahri olarak imamlık yaptı. Köylüler de ona fitre ve zekâtlarıyla destek olurlardı. Molla Ali de bir sene Eğrigar’da namaz kıldırdı. Molla Ali yaylaya Tekeli ile beraber çıkardı.
Bu imamlarımız 1960 yılı öncesi çalışmış imamlarımızdır. Bu imamlar büyük olasılıkla Akseki’ye bağlı Geriş ve Sülles (Güzelsu) bölgelerinde bulunan medreselerde okumuşlardır.

KURAN KURSU MEZUNU İMAMLARIMIZ:
Mehmet Çetin – Döşemealtı’ndan
Gönyatlı Naim Hoca

KURAN KURSU MEZUNU VE KADROLU İMAMLARIMIZ:
Ramazan Kahraman – Korkuteli (Köyümüze gelen ilk kadrolu imamdır.)
Yusuf Hoca
Bu imamlarımız Kuran kursunda okumuşlar ve kadrolu olarak görev yapmışlar.
İMAM – HATİP OKULU MEZUNU İMAMLARIMIZ:
Hasan Kocademir: Hasan Hoca Ahmetler doğumludur. İmam-hatip okulu mezunudur ve köyümüzde kadrolu olarak çalışmıştır. Hasan Hocadan sonra köyümüze İmam-hatip okulu mezunu imamlar gelmiştir ve kadrolu olarak çalışmışlardır.
Yılmaz Hoca  - Ispartalı
Ramazan Susamcı - Seydişehirli
Mustafa Arı - Ordulu
Seyyit Ali Hoca
Sami Çevik - Sarıveliler - Karaman
Ali Serhatlı – Nevşehir. Sami Çevik askerlik yaparken geçici olarak çalışmıştır.
Sami Çevik – Sami Çevik Haziran 2015 de köyümüzden ayrılmıştır. Sami Çevik köyümüzden ayrılınca yerine kadrolu olarak atanan imam askerde olduğu için yerine geçici olarak 17.07.2015 tarihinde 6 ay çalışmak üzere İshak Sazan atanmıştır.
İshak Sazan – Manisa – Gördes – Köseler’de 20.11. 1994 tarihinde doğmuştur. Manisa – Demirci Anadolu İmam Hatip Lisesini bitirmiştir. Aynı zamanda hafızdır.
Köyümüz nüfusundan olan emekli imam Yaşar Küçükdemir kışın Serik’te yaşamakta, yaz aylarında köyümüzde kalmaktadır. Kadrolu imamımız izinli olarak köyden ayrılırsa Yaşar Hoca fahri olarak bu görevi yapmaktadır.
Yine köyümüzde doğup büyümüş ve köyümüzde imamlık da yapmış olan Hasan Kocademir emekli olmuş ve Manavgat’ta yaşamaktadır. Köyümüzle bağını koparmayan Hasan Hoca ölüm, mevlit, nişan, düğün gibi özel günlerimizde ve dini bayramlarımızda köylülerimizin yanında yer almaktadır.
Hepsini iyilikleri ile ve hayırla anıyoruz. Allah hepsinden razı olsun.

7 Şubat 2016 Pazar

HES Direnişinin Romanı

Ahmetler Kanyonunda HES Direnişi

Hazırlanmakta olan roman çalışmamızdan birkaç bölümü ilgilenen dostlarımızla paylaşıyoruz. Çalışmamız daha bitmediği için bazı bölümlerde debğişiklik olasığı vardır.
...
2000 yılından sonraki senelerde yurdumuzdaki HES ve taş ocağı çalışmalarında bir artış görüldü. Yüzlerce taş ocağı ve HES projesine izin verildi. Bazı yerlerdeki yapılan çalışmalara yörede yaşayan insanlardan tepki gösterenler oldu. Tepkiler, itirazlar sonunda anlaşıldı ki bu projelerin bazıları masa başında yapılmış. Çalışma yapılacak yerlerde inceleme, fayda-zarar hesabı yapılmamış. Sadece “Buradan ne kadar para kazanılabilir?” hesabı yapılmış. Yörede yaşayan, suları kullanan insanların tepkilerini önlemek için onlara duyurmadan, onların haberi olmadan izin alma yoluna gidilmiş. Bu masa başı projelerinden biri 2012 yılında Ahmetler köyünde uygulanmak istendi.
Ahmetler Köyü Manavgat’ın yörük köylerinden biridir. Köy insanları hayvancılık ve tarımla geçinir. Köy sınırları içerisinden geçen Karpuz Çayı üzerinde bir HES projesi olduğunu şirketin makineleri ırmağa gelip çalışmaya başlayınca öğrendiler. Irmak üzerine HES yapılırsa suların boru içine alınacağını öğrenen köylüler bu durumda tarım ve hayvancılığın zarar göreceğini düşündüler. Turizm etkinliklerine açık olan kanyonun da bu proje uygulamasından zarar göreceği anlaşıldı. Topraklarını, sularını, kanyonu bu zararlardan korumak için ırmak üzerine HES yapılmasına karşı çıktılar. Kadını, erkeği; genci, yaşlısı; okuyanı, okumayanı; şehirde yaşayanı, köyde yaşayanı bir yumruk olup direndiler.
Irmak sularından faydalanan komşu köyler halkı, turizmden faydalanan insanlar da onlara destek oldular. Dünyada bile eşi, benzeri az bulunan bir kanyonun zarar görmesinden endişe duyan çevre dostu insanlar onların yanında yer aldılar.
Bu insanların desteğini yanında gören köylülere bir güç geldi. Bir yandan mahkemeye başvurup HES yapımının iptalini istediler. Bir yandan da mahkeme sonuçlanıncaya kadar şirket makinelerinin çalışmasını engellemeye çalıştılar. Yaz demediler, kış demediler; yağmur demediler, yaş demediler; nöbet tutup kanyonu beklediler. Şirketin makinelerinin kanyonda çalışmasını engellediler. Şirketin adamları tarafından kurşun sıkıldı, biber gazı sıkıldı, taşlı sopalı kavgalar oldu, yaralananlar oldu; yılıp kaçmadılar. Ölümüne direndiler.
Ben de o köyden biriyim. O günlerde köyde, köylülerin yanında idim. Gördüklerimi, duyduklarımı, yaşadıklarımı, düşündüklerimi not ettim. Neden direndiler, nasıl direndiler dilimin döndüğünce anlattım. Köylülerin bu amansız direnişi anlatılınca bir öykü, bir roman çıktı ortaya. Aşağıda bu romandan birkaç bölüm bulacaksınız.


Köylüler HES yapımına neden karşı çıktılar? Irmak kenarında erkenci bağların ekilmesinin, sonra da sulu tarımın çoğalmasının HES direnişine etkisi olmuş mudur?


Örnek Çiftçi
Bağcı Recep ilçede Nüfus Dairesinde çalışırdı. Orada çalışırken lakabı Nüfusçu Recep idi. Erken yaşta emekliye ayrıldı. Emekli oluşunun iki hayırlı sonucu oldu. Birincisi, yerine daha genç bir eleman alındı. Eleman yeni, genç olunca biraz hızlı çalıştı galiba, önceden iş yaptırmak için sıraya giren vatandaşlar sıraya girmez oldular. Vatandaş gelince sıraya geç diyen olmadı. Ne istiyorsun denildi ve istediği hemen verildi. Böylece sıraya girmeye gerek kalmadı. Nüfus dairesi önünde kuyruk görmeyen insanlar buna şaşırdılar, sebebini araştırdılar. Sorup öğrendiler ki nüfusçu Recep emekli olmuş.
İkinci hayırlı sonucu, Recep emekli olunca boş durmaktan canı sıkıldı. Kahveye gidip oyun oynama alışkanlığı yoktu. Kendine yeni bir meşguliyet aradı. Az çalışıp, çok para kazanılan bir iş olsaydı ne iyi olurdu. Manavgat’taki ev komşusu bağcılık yapıyordu. Ona birkaç kere yardım etmişti. Bağ budama, zamanı gelince ilaç atma, üzümleri kesip sandıklara doldurma, götürüp pazarda satma… Bu yardımlar karşılığında da evinin üzüm ihtiyacı bedavadan gelmişti. Bunlar zor işler değildi. Bu işlerin inceliklerini de öğrenmişti. Üzümcülükte çok para vardı. Çok para ne demek, deli para vardı. Hele hele bir de erkenci üzüm yetiştirir, herkesten önce pazara götürürsen, para ile beştaş oyna. Bu iş kafasına yattı. Bu işten daha iyi anlayan ziraatçılarla konuştu. Ziraatçılar da böyle meraklı bir adam arıyorlardı. Bir köyde  bağcılık projesi uygulamak istiyorlardı. Erkenci üzüm üretme denemesi yapmak istiyorlardı. Tencere yuvarlandı kapağını buldu. Emekli Recep ondan sonra Ziraat Dairesini kendine yol etti. Onu her gün orada gören tanıdıklar, “Yahu sen nüfusu bırakıp ziraatta mı çalışmaya başladın?” diye sordular. O aradığını bulmuştu. Örnek çiftçi olacaktı. Ziraatçılar hem kredi vereceklerdi hem de projenin rayına oturması için birkaç sene bedava danışmanlık hizmeti vereceklerdi. Bu iş gökte ararken yerde bulduğu bir işti.
Dilekçe verildi. Dilekçeye köyün Karpuz Çayı kenarındaki babasından kalma tarlasının tapusu eklendi. Ondan sonra işler kendiliğinden tıkır tıkır yürüdü. Allah “Yürü ya kulum! “ demiş olmalı ki işler yoluna girdi.  Ziraatçılarla beraber gelip gittiler. Tarla tel örgü içine alındı. Bağların tutunacağı T şeklinde demir direkler dikildi. Erkenci üzüm cinsinden bağ kökleri Ziraat Dairesi tarafından getirilip ekildi. Bağın yukarı kenarına beton bir havuz yapıldı. Koramşa çeşmesindeki su bir plastik boru ile havuza akıtıldı. Damlama sulama için borular döşendi.
Ziraatçılar planlı programlı gelip gittiler. Emekli Recep’in örnek çiftçi olması için ne gerektiyse esirgemediler.
İlk sene kendi yiyeceği, ziraatçıların eve götüreceği kadar üzüm oldu. İkinci sene satıp masraflarını alacak kadar üzüm topladılar. Bal tutan parmağını yalar demişler. Ziraatçılar ihtiyaçlarını buradan karşıladılar, ama, kendi işleriymiş gibi de yardımcı oldular. Üçüncü sene para kazanmaya başladılar.
Köylüler örnek çiftçinin erkenci üzümden iyi para kazandığını gördüler. Bizim insanımız duyduğuna değil, gördüğüne inanır. Örnek çiftçinin sulu tarım yapınca ürünün birkaç katı fazla olduğunu görünce kendi bağlarının ne kadar verimsiz olduğunu anladılar. Aralarında konuşmaya başladılar:
“Erkenci üzüm bizim üzümün birkaç katı fazla fiyata satılıyor. Pazar sorunu yok. Adamlar gelip bağda alıyorlar.”
“Sulu tarımda ürün verimi de birkaç kat artıyor.”
“Hem erkenci, hem sulu tarım olunca… Ben bizim pekmezlik üzümleri söküp bu erkenci üzümden ekmeyi düşünüyorum.”
“Ben de.”
“Ben de.”
Gidip ziraata başvurdular.
“Biz de örnek çiftçi olmak istiyoruz. Bize de yardım edin.”
“Sizin köyde örnek çiftçimiz var. Bir köye bir örnek çiftçi yeter. Ama size erkenci üzüm konusunda yardımcı oluruz. Kaç kök bağ isterseniz yazalım. Şu dilekçeyi doldurun. Bağ köklerini biz buraya getiririz. Siz de buradan alırsınız.”
“Tamam, madem öyle yapalım. Ben iki yüz ilkeren istiyorum.”
“Ben iki yüz adet Yalova incisi istiyorum.”
“Bana üç yüz adet kardinal yeter. Zeytin fidanı da verir misiniz?”
“Zeytin de veririz. Gemlik, Ayvalık ya da yerli Tavşan Yüreği?”
“Üç yüz gemlik.”
“Tamam yazdım. Ücretlerini vezneye yatırın. Fidanlar gelince biz sizi telefonla ararız.”
Ziraat Dairesinden çıkarken halinden memnun söylenenler vardı:
“Ula İrecep Aga nerden icat ettin şu erkenci üzümü, şu sulu tarımı da başımıza böyle iş açtın?”
“Yahu pişmansan dönelim, dilekçeni geri al.”
“Yo, yo. Ben hem ağlarım, hem giderim.”

...
 Başka bir bölüm:
...
Köyde Şirket Algısı
Daha HES kelimesinin ne anlama geldiğini köyde kimse bilmezken bir gün köyde bir söylenti yayılır.
“Irmakta HES yapılacakmış.”
“HES de ne demek ki?”
“HES sudan elektrik üretmek.”
“Eyi üretsinler. Boşa akan suyun kime ne faydası olacak.”
“Köprüayağı’ndaki Veli Onbaşı’nın yerini beş seneliğine kiralamış. Şantiyesini orda kurmuş. İki tane baraka oturtmuş.”
HES yapılması haberini köyde olağan karşılayanlar çoktur. Ama bu gelişmelerden kaygılı olanlar da vardır:
“İnşallah bu seferki şirket, taş ocağı işleten şirket gibi değildir.”
Durumu tam bilmeyen köyün eski öğretmeni o gün köye gelmiştir, sorar:
“Nasıldı taş ocağı şirketi?”
“Nasıl olacak, alacağına şahin, borcuna karga gibiydi. Başımıza bela gelmişti sanki.”
“Bela olduğunu nereden anladınız? Ne yaptı taş ocağı şirketi?”
“ Şirket değil mi, en iyisinin Allah belasını versin.”
“Olur mu canım, her şirketi bir mi tutmalı? Şirketin iyisi de olur, kötüsü de.”
“Haklısın da, nedense bize hep kötüleri rastladı. Bu bizim suçumuz mu? Şurada Gençler Köyünün bitişiğine taş ocağı açmaya kalktılar. Taş kırmak için bir dinamit patlatsalar, taş parçaları evlerin damına gelecek, kiremitleri, camları kıracak. Orada taş ocağı açılır mı? Şirket açar. Hemen yanında köylünün koyun ağılı var. Şirket taş kırarken taşın tozu dumanını soluyan koyunlar hasta olacakmış, şirketin umurunda olmaz. Hemen yanındaki bağlar, bahçeler, toz altında kalıp kurursa, bundan şirketin hiç zararı olmaz.”
“Kanun yok mu, anlaşma yok mu?”
“Kanunu, anlaşmayı dinleyen olsa bunlar olmazdı. Kanununa, kitabına uydurdun mu, izin aldın mı, vatandaşın zarar görmesi önemli değil. Şirket kazanacağı paranın hesabını yapar. Köylüye verilen zarar onun umurunda olmaz. Taş ocağının nimeti şirketin, külfeti köylünün olacak.”
“Hepsi böyle mi?”
“Elbette böyle değildir. Başka bir şirket de bizim köy yolunda mermer ocağı açtı. Köylünün olurunu alıncaya kadar bol keseden yardım sözü verdi. Şunu yapalım bunu yapalım. Su getirelim, yol bozulursa yeniden asfalt döktürelim. Bizim kolumuz uzundur. Bakanlıktan bir telefonla emir alırız. Filan filan…”
“Sonra?”
“Sonra birkaç sene çalıştılar. Zeytinlikler, bağlar, ekinler toz altında kaldı. Taş tozlarını soluyan koyunlar hastalanmaya başladı. Kocaman taşları taşıyan kamyonlar yolları yalak yalak bozdu.”
“Eee?”
“Muhtar, heyet bunların yanına gitti. ‘Arkadaş söz vermiştiniz, yol bozulursa yaparız demiştiniz. Bakın yollar bozuldu. Şu yolları bir düzeltelim. Şu tanıdık bakana bir telefon edin.’ Yetkili dosyayı açıp bakmış. ‘Sözleşmemizde yol onarımı deyi bir madde yok. Yol onarımı köy hizmetleri yapar.’ deyip çıkmış işin içinden. Yani ilkin sütlü sütlü melemişler, sağmaya gelince teke çıkıvermişler. İşte böyle. Bize gelen şirket de böyle bir şirketmiş. Var mı birbirinden farkı? Al birini vur ötekine.”
“Sonra ne oldu?”
“Köyden bir heyet gitti, şirketin şantiye şefiyle görüştüler.”
‘Bozulan yollarımızı yaptırın.’
‘Yaptıramayız.’
‘Öyleyse köyümüzden gidin! ‘
“Gitmek istemediler.”
 ‘Şirket burasını devletten kiraladı. Parasını da ödedi. Burasını tapulu malı gibi kullanma hakkı vardır.’
‘Doğrudur, kullanma hakkı vardır ama köye, köylüye zarar verme hakkı yoktur. Yolu bozuyorsa düzeltmesi gerekir.”
‘Düzeltmezse?’
‘Düzeltmezse, anlaşma bozulur. Gitmesi gerekir.’
‘Gitmezse?’
‘Kendisi bilir.’
‘Sizi biz kovarız mı diyorsunuz?’
‘Nasıl anlarsan öyle.’
‘O zaman biz de doğudan 30 – 40 özel güvenlik görevlisi getiririz. Silahlı, gazlı… Kendimizi koruruz.’
‘Yani masraf çok olduğu için yolu düzeltmeyeceksiniz, daha ucuz olduğu için özel güvenlik görevlisi getireceksiniz, öyle mi?’
‘Öyle.’
‘Tamam, o zaman, konuşmamız bitti.’
“Bu konuşmadan sonra heyet, şirketin şantiye şefinin yanından ayrıldı. Mevsim kış mevsimiydi. Şirketin şantiyesindeki baraka çadır ne varsa yıldırım mı düşmüş, kendilerinden mi olmuş, neyin nesidir kimse bilmez, yangın çıkmış. Çalışan işçiler kaçıp gitmiş. Şantiyeye yeniden gelenler oldu. Onlara da önceki olanlar uygun bir dille anlatıldı. Onlar da huzursuz oldular. Üç gün sonra onlar da çekip gittiler. Çadır, taş kesme makinesi bir süre kaldı orada. Şirket valiliğe şikâyetçi olmuş. Muhtar, heyet gittiler ifade verdiler. ‘Bizim hiçbir şeyden haberimiz yoktur.’ demişler. Vali, kaymakam bunlara ‘Köylü ile anlaşın!’ demiş. Yeni bir şef geldi. ‘Gelin anlaşalım.’ dedi. Köylü yanaşmadı. Bunlar da tası tarağı toplayıp dönmemecesine gittiler.”
Olanları dinleyen köyün eski öğretmeni:
“Bizim köylülerin şirketlerle önceden bir tanışıklığı varmış demek ki. Şirketler de bizim köyün yolunu önceden iyi bellemişler, gelip gitmişler.” .
“Gelip gitseler de köye faydaları olmadı. Köye bir sürü zarar verdiler. Bozulan yolları, Köy Hizmetlerine dilekçe verip yeniden yaptırdık.”
“Yani şirket deyince…”
“İyisi de vardır belki ama biz görmedik.”
“Beki bu şirket iyidir.”
“Göreceğiz.”
...
Kitap adını neden "Şu HES Belası" koymak istedim?
... 
Şu HES Belası
Bir yanda kanyonda HES direnişi, daha doğrusu HES nöbeti devam etti, öte yanda bir gün köyde “Kanyon ve Üzüm Şenliği” yapıldı. Köyün ürünleri sergilendi. Kanyon resimleri duvarları süsledi. Şenliğe çok gelen oldu. Köy meydanı konuklarla doldu taştı. Yenildi, içildi konuşmalar yapıldı. Tartışmalar, sohbetler koyulaştı. Bu sohbetlerden biri de bir gazeteci ile Pantır emmi arasına oldu. Pantır emmi önceden tanıdık olan bir gazeteciye rastladı. İlkin hal hatır sordular:
“Pantır emmi nasılsın?”
Pantır emminin devamlı aydınlık, güleç olan yüzü bu HES olayları başlayalı beri gölgelidir. Birşeylere öfkelidir, kırgındır.
“Eyiyim demek adet olmuş, emme ben eyiyim deyemeyeceğim.”
“Neden emmi?”
“Neden olacak, başımızda bir HES belası var. Bu bela başımızdan gitmeden eyiyiz desek de yalan olacak.”
“Neden öyle dersin? HES bela mı? HES kötü mü?”
“Bu sorunun cevabını okumuşlar, hocalar verse olmaz mı?”
“Ben senin düşünceni öğrenmek istedim.”
“Ben de aklımın erdiği, dilimin döndüğü kadar söyleyeyim. Bu HES denilen şey de su gibi, ataş gibi bir şey. Hiç bir canlı susuz yaşayamaz. Su çok gereklidir. Sudan eyi bir şey yoktur. Ataş da öyle. Soğuk olunca onunla ısınırız. Yemeklerimizi onunla pişiririz. Ataş da çok eyi bir şey. Emme bir de aynanın öbür yüzüne bakalım. Bir sel olur, bir sürü adam boğulur, evler yıkılır, mal, melal telef olur. Adı başında sel felâketi. Selden sudan kötü bir şey olmaz. Yangın felâketi de öyle. Su, ataş akıllı kullanılırsa eyidir. Kötü ya da bilgisiz insanların elinde olursa kötüdür.”
“Anladım.”
“HES de öyle. Ataş gibi, su gibi eyi niyetle kullanılırsa eyidir, faydalıdır. Çıkar amacıyla başkalarının faydası, zararı hesaplanmadan, gözetilmeden yapılmaya kalkılırsa böyle başa bela olur.”
“İyi, faydalı olması için nasıl yapılması gerekirdi?”
“Nasıl yapılmalı? İlkin buraya bu HES’i yaparsak, ne gibi faydaları olacak, onları terazinin bir kefesine koyacaksın. Sonra ne gibi zararları olacak, onları da öteki kefesine koyacaksın. Teraziyi kaldırıp bir tartacaksın. Faydası mı fazla, zararı mı fazla bir göreceksin. Faydası fazlaysa yapalım deyeceksin, zararı fazlaysa yapmayalım deyeceksin.”
“Yani ilkin bir ÇED raporu gerekli diyorsun.”
“Neyse işte, bu fayda, zarar hesabı yapılmış mı? Yapılmamış. Diyelim ki bu ölçü, tartı yapılmış, faydası fazla, yani HES yapılması gerek. O zaman da burada yaşayanlara bu suları, toprakları kullanan eski sahiplerine usulen sormak gerekmez mi? Olur mu böyle dağdan inip bağdakini kovmak? Olur mu, böyle adam yerine konulmamak? Sen olsan razı olur musun böyle bir oldubittiye?”
“Yani hem ÇED raporu yok. Hem de buraya sınırı olan, buralardan faydalanan köylülere, gerçekten duyurulması gerekirdi. Bu da yapılmadı, diyorsun.”
“İnanasın, duyuru yapılmadı. Kütüphanede duvara bir duyuru asmışlar. Bizim köyden, öteki köylerden kütüphaneye kim varır? Madem duyuru yapacaklar, köye gelip caminin minaresinden niye tellal çağırtmazlar. Niye köylünün görebileceği cami kapısına ya da köy odası kapısına asmazlar duyuruları? Çünkü amaç duyuru yapmak değil, amaç duyulmasını önlemek, amaç kitabına uydurmak. Amaç üzüm yemek değil, amaç bağcıyı dövmek. Orman dairesi kesim yapılacağında her zaman duyuru yapar. Duyulacak, görülecek şekilde duyuru yapar. Tellal çağırtır. Duyuruyu köy odasının kapısına asar. İyi niyetli olsalardı onlar da öyle duyuru yaparlardı. Niyetleri kötü. Kimsenin haberi olmadan işlerimizi tamamlayalım, izin alalım demişler. Masa başında bir proje yaptırmışlar. Kitabına uydurup kimsenin haberi olmadan duyurularını yapmışlar, yangından mal kaçırır gibi bir de izin almışlar. Gözümüzü açıp bir de baktık ki dozerler ırmakta ağaç kökler. ‘N’oluyor?’ ‘Biz buraya HES yapacağız.’ Şimdi bu adamların iyi niyetine sen olsan inanır mısın? İşte böyle. Akan sudan temiz elektrik üretmek ateşten sudan faydalanmak gibi eyi bir şeydir. Ama böyle kötü niyetli, seni adam yerine koymayanların elinde zararlı olur. Başa bela olur. Su eyidir ama sel olunca bela olur. Ateş eyidir ama yangın olunca bela olur. HES eyidir ama tek taraflı yapılacak olursa bela olur. Ben ancak bu kadar anlatabilirim.”
“Sağol Pantır emmi. Diline sağlık. Soruyu sorduğumda okumuşlar, hocalar anlatsın dediydin ama sen okumuşlardan, hocalardan daha anlaşılır anlattın. Diline sağlık.”
“Sen de sağol. Sizlerin hakkını bu köylüler ödeyemez. Siz bizim dertlerimize ortak oldunuz. Sesimizi başka insanlara duyurdunuz. Sizin bize böyle destek olmanız, bize büyük güç verdi. Siz bizim yanımızda olmasaydınız belki bu işi başarırdık ama işimiz daha zor olurdu. Siz bizim sesimizi başka insanlara duyurmakla bizim işimizi kolaylaştırdınız. Asıl siz çok sağolun. Siz böyle yanımızda olursanız evelallah biz bu işi başarırız. Bu HES belasını başımızdan savarız. O günü görürsek gene sor nasılsın deyi. Bak o zaman adet olsun deyi değil, yürekten gelen bir sesle eyiyim, diyeceğim.”
“İnşallah o günleri de göreceğiz.”
“Şu HES belasını başımızdan bir savalım, o zaman hepimiz eyi olacağız.”
 ...
Devamı var.