Ahmetler Köyü

Köyümüzü, yöremizi, kültürümüzü tanıyalım, tanıtalım.

26 Temmuz 2017 Çarşamba

Ödeşme

 ANADOLU HALK BİLİM KÜLTÜR  AKADEMİSİ
2017 YILI HAZİRAN AYINDA ;
BİN ÇİÇEKLİ BAHÇE  YAŞAR KEMAL ANISINA  YAPILAN YARIŞMADA  ÖYKÜ DALINDA  DERECEYE GİREN  ÜRÜNLER:
BİRİNCİ OLAN ESER: ZİLLİ DEDE – Süleyman Erol
İKİNCİ OLAN ESER :  Apili Osman – Adil Kurt
ÜÇÜNCÜ OLAN ESER: Defne adın kentte yaşar –Hatice Altunay
                                         Ödeşme – Ali Varol
....
ÖDEŞME
Bizim köy bir yörük köyüydü. Kışın sahilde yazın yaylada yaşardık. O sene ilkbaharda Akdağ dediğimiz yaylaya çıktığımızda görünen yerlerin çoğu karlarla örtülüydü. İncelen kar örtülerinden ilkin kardelenler başlarını çıkarıp çiçeklerini açtı. Canlılara cansızlara ‘Günaydın!’ dediler. Karların eridiği yerlerden otlar, zambak çeşitleri, şalba çeşitleri sütleğenler, boy gösterdiler. Kardelenleri kıskanan zambaklar, menekşeler sarı, mor, kızıl, beyaz çiçekler açtılar. Daha bin bir çeşit ot, çiçek doğayı yeşillendirdi, süsledi. Koyunlar, keçiler, oğlaklar, kuzular karların olmadığı yerlerde serilip yayıldılar. Otlarla, şalbalarla beslenip karınlarını doyurdular, bayram ettiler. Eriyen karların alt ucunda derecikler, gölcükler oluştu. Yayılıp karnını doyuran hayvanlar bu kar sularından sulandılar. Akdağ’da kaynak suyu yoktu. Kuyu da yoktu. Evler için de su ihtiyacımızı koyaklardaki, obruklardaki karlardan sağladık.
O sene de yaz boyunca Akdağ denilen yaylamızda kalmıştık. İnsanlarıyla, hayvanlarıyla, bitkileriyle barış içinde yaylanın tadını çıkarmıştık. Yaz sonuna doğru Akdağ’daki obaların yakınlarındaki karlar tükenmişti. Derin obruklardan kar çıkarmak zordu. İnsanların ihtiyacına yeterdi ama hayvanların sulanması için yetersizdi. Hayvanların sulanması için suların bol olduğu Yeroluk, Aldürbe denen yerlere göçme zamanı gelmişti. Yörükler göçmeye alışıktı. İhtiyaç olunca yaylada da yer değiştirirlerdi.
Çok sevinçliydim. Karların tükendiği Akdağ’dan suların bol olduğu Yeroluk’a, Aldürbe’ye göçecektik.  Aldürbe’ye göçmek demek çok oyun oynayabilmek demekti. Çünkü Aldürbe geniş, düz bir alandı. Ne oynarsan oyna… Çelik çomak, körebe, ıssıtaş, uzuneşek, birdirbir… Daha neler neler… Eşeğe binip koşturunca düşsen başın yarılmaz. Taş, çakıl olmayan düz bir ova… Aldürbe’de oluklardan harıl harıl sular da akardı. Obalar birbirine yakındı. O nedenle çocuklar bir araya toplanıp bol bol oyun oynayabilirdi. Ama Akdağ öyle değildi. Akdağ’da birbirine yakın olan tek bizim oba ile Emir El’in obası vardı. Diğer obalar yaylanın başka yerlerindeydi. Güllü Belen, Say Yatak, Tomsu Başı, Eğrikar, Bozlayan gibi yerlere dağılmışlardı. Hayvanların rahat yayılması, birbirine karışmaması için obalar birbirinden uzak yerlere kurulmuştu. Her obanın arası birer saatlik yoldu.  Çocuklar bir araya gelip oyun oynayamazlardı. Oysa Aldürbe öyle mi? Bütün obalar bir alanın çevresinde konaklanmış. Köyün bütün çocukları bir arada. Her gün oyun her gün oyun… Aldürbe’ye göçülmesini iple çekmeye başladım.
Hacı dayı ile Hasan dayı konuşup kararlaştırdılar. Dört yüz keçiden oluşan sürü Aldürbe’ye gidecek; koyun, kuzu, oğlaktan oluşan yüz hayvanlık bir sürü Ovgallı Yurdu’nda kalacaktı. Koyunlar için güneyde ve aşağıda olan Aldürbe daha sıcak sayılırdı. Ovgallı Yurdu koyunlar için serin idi. Haftada bir kere Ulupınar sularına gelip sulanacaktı. Dört yüz keçiden oluşan keçi sürüsünü Hacı dayı ile ben güderdim. Yüz hayvanlık sürüyü de Hasan dayım güderdi. Ev eşyaları at, eşek, deve gibi hayvanlarla Aldürbe’ye taşınacaktı. Hasan dayım ise bir kişiye bir ay yetecek kadar yiyecek ve gerekli kap kacak yüklenerek sürü ile beraber Ovgallı Yurdu’na gidecekti. Hasan dayım Hacı dayımdan yardım istedi:
“Ali bana yardım etsin. Beni Ovgallı Yurdu’na iletiversin” dedi. Hacı dayım da:
 “ Olur. Ama çocuğu geciktirme, akşama yolla.”
“Tamam!”
Sonra develer, eşekler sığırlar bulunup getirildi. Yükler eşeklere, develere yükletildi. Evler Aldürbe’ye göçürüldü.
Hasan dayı ile ben eşyalarımızı, sürümüzü alıp Ovgallı Yurdu’na öğle vakti geldik. Ben bir an önce Aldürbe’ye gitmek istiyordum ama Hasan dayım hiç oralı değildi.
“Dayısı bak, ekmeği, bulguru, köpek yalını şu yüksek kayaya asalım; köpek, fare alamasın. Koyunlar gece şurada yayılsın, gündüz burada dinlensin. Şuradaki obrukta kar hiç tükenmez. Obruğa inip çıkmak zor değil. Helkede kardan su eritirsin. Çitile koyunlardan süt sağarsın. Tavada pişirirsin. Kibrit yok ama al sana çakmak, çakmaktaşı, kav. Çakmak kesemi yitirme sakın.
“Hasan dayı ben Aldürbe’ye…”
Hasan dayım sözümü bitirmeye fırsat vermedi. Anlaşılan Hacı dayıya verdiği sözü unutmuştu.
“Dayısı ben akşama dönerim. Şu tepenin ardında Göktepe var. Orda benim asker arkadaşım var,  beni bekler. Gidip bir görüşüverip geleyim. Hadi dayısı. Olmaz deme. Aslan yeğenim benim! Haaa, akşama dönemezsem durumu idare et. Benim kepenek yorgan gibi, seni üşütmez. Dağlarda canavar (kurt) var, sakın Karabaş’ı yanından ayırma!”
Hani bir söz vardır: “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır.” İşte Hasan dayımda da bu tatlı dilden vardı. O bu tatlı dil ile herkesi ikna ederdi. Ben daha ilkokul beşinci sınıfta bir çocuktum. Beni ikna etmek onun için peynir ekmek yemek kadar kolaydı.
Gitti… Göktepe’ye gitti. Ben Aldürbe’ye gidemedim; o Göktepe’ye gitti. Neyse ki akşama dönecekti. Aldürbe’ye yarın giderdim artık. Daha önce de gütmüştüm bu sürüyü. Yarına kadar da güderdim. Ne olacak, bir yerim mi eksilecek… O gün de güttüm. Yayılım iyiydi. Yeşil taze ot yoktu ama kurumuş çağşır, şalba vardı daha. Keven de boldu. Sürü yayılırken ben bir yandan “Hasan dayı geliyor mu?” diye Göktepe tarafına bakıyordum. Bir yandan da yapılacak işleri yapıyordum. Obruktan kar çıkardım. Helkenin içine koydum. Eriyince içecektim, yemek yapımında, temizlik işlerinde kullanacaktım. Koyunlardan süt sağıp tencerede pişirdim. Çitilde yoğurt çaldım. Koyun yoğurdunu çok severdim. Hele hele güz yoğurdu sadeyağ gibi koyu olur. Yemesine doyulmaz.
Sürü gece yarısına kadar yayıldı. Bilir misiniz, ağaç olmayan yaylalarda kırlar tam karanlık değildir. İnsan gündüzmüş gibi kolayca gezebilir. Hayvanlar da kolayca gezip yayılabilir. Neyse sürü karnını doyurunca Hasan dayı’mın gösterdiği yere getirdim. Sabaha kadar yatıp dinlendik. Tan yeri ağarırken koyunlar gene yayılmaya başladılar. Benim gözlerim ufukta. Hasan dayı ha geldi ha gelecek… Sabah gelmedi. “Kuşluk muhakkak gelir.” dedim, bekledim. Kuşluk da gelmedi. Canım sıkılmaya başlamıştı. Hasan dayı neden gecikmişti acaba? Başına bir iş filan mı gelmişti? Sürüyü bırakıp gidemezdim. Dağlarda kurt vardı. Sürünün tamamını kırardı. O zaman ölümlerden ölüm beğen. Hasan dayı öğleyin de gelmedi. 
“Mal canın yongasıdır.” derler. Yörüklerin büyüğü, küçüğü hayvanlarına gözleri gibi bakarlar. Çünkü tek geçim kaynakları onlardır. Onlar olmazsa açlıktan nefesleri kokar. İlkokul beşinci sınıfta bir çocuktum. Kimsenin olmadığı ıssız bir yaylada üç gün üç gece sürüyü güttüm. Hem sürüye baktım, hem yollara baktım. Burada bu kadar uzun zaman kalacağımı bilseydim evdeki kitap çantamı almaz mıydım? Kitaplarım defterlerim olsa zamanı daha kolay geçirirdim.
Dördüncü gün kuşluk Hasan dayım geldi. Koyunlar da eşmeye gelmişlerdi. Anlattı:
“Dayısı beni asker arkadaşım salmadı yahu.”
Sonra gönlümü almak için hiçbir şey olmamış gibi omzumu okşadı gülerek:
“Hıh hıh hıh… Yoksa biraz geciktim mi?”
Ben cevap vermedim. Küskün olduğumu belli ettim. Hasan dayım isteklerini sıraladı:
“Dayısı ben hem uykusuzum hem de acıktım. Sen hemen koyunlardan biraz süt sağ. Biraz sütlü bulgur pilavı pişir. Pilav pişince beni uyandır. Ben ayakta uyuyorum. Biraz kestirivereyim.”
Kepeneği alıp kayanın gölgesine uzandı. Az sonra başladı horlamaya…
Ne yapsaydım acaba? Hasan dayımın dediği gibi süt sağıp bulgur pilavı mı pişirseydim şimdi? Hayır hayır! Bu kadarı da fazlaydı. Haksızlıktı bu. Bu haksızlığa, beni kandırmasına karşı tepki göstermezsem ileride beni gene kandırmaya kalkardı. Başkalarını kandırmanın bir bedeli olduğunu o da bilmeliydi. Nasıl olacaktı bu? Tepkimi nasıl gösterebilirdim? Diklenip büyüğüme karşı saygısızlık etmek de istemezdim. Koyun güderken boş kalırsam küçük taşlardan kalem, büyük taşlardan defter yaparak resim çizerdim. En iyi kalem çakmak taşlarından olurdu. En iyi defter de orta boy yassı taşların toprakla birleştiği alt yüzüydü. Hemen bir yassı taş buldum. İyi yazı yazılan alt yüzünü çevirdim. Üzerine küçük bir çakılla şöyle yazdım:
“HASAN DAYI BEN ALDÜRBE’YE GİDİYORUM. BENİ ARAMA!”
Yazılı taşı Hasan dayım uyanınca hemen görebileceği, daha doğrusu gözüne batacak bir yere koydum.  Oradan sessizce ayrıldım. Ver elini Aldürbe… Karşı tepeye geçince Hasan dayımın sesi duyuldu
“Aliii, herkese selam söyle!”
Ben hızımı değiştirmeden kafa kıvırarak söylendim:
“Ah Hasan dayı ah… Çok tatlı dilli adamsın amma… Tatlı dilin güle benziyor. Gülün yanında dikeni de olduğunu yeni öğrendim. Eee, ne yapalım, gülü seven dikenine katlanacak. Seni gülünle dikeninle olduğun gibi seviyorum gene de.”
Sonra ona kırgınlığım, öfkem aklıma geldi. Ben de onun bana davrandığı gibi davranıp o uyurken kaçmıştım. Borcumu ödemiştim. Ona saygısızlık yapmadan diklenmeden ya da ağlamadan, akıllı bir şekilde yaptığı yanlışı, haksızlığı anlatmıştım. Akıllı bir şekilde tepkimi göstermiştim. Yaptığım işi beğenmiş olmalıyım ki, gülerek havada el salladım. Onun duyacağı şekilde bağırdım:

“Ödeştik ödeştik!” 

KURTLU ELMA İSTERİM
Bu gün (23.01.2017) televizyonda Prof. Dr. Canan Karatay’ı izledim. Canan Hoca tutturmuş, “Kurtlu elma yiyin!” diyor. Aman Hocam, bizim insanlarımız o kadar şaşkın mı ki, kurtlu elma yesin(?) Fenni gübresi, böcek ilacı fazlasıyla verilmiş, gösterişli elmalar varken kurtlu elma yemek de neyin nesi?Ama bazı şaşkın(!) insanlarımız “ilaç kalıntısı olmazmış, organik ürün” diye kurtlu elmaları tercih ederlermiş. Aynı şaşkınlıktan bende de var galiba. Bir süre önce torunumla aramızda geçen bir olayı anlatıp bir öykü yazmıştım. Canan Hocamızı izleyince “Tam sırasıdır, taşı gediğine koyalım” deyip bu öykümü sizlerle paylaşmak istedim.
Kurt nedir? Kurtla kuzu masalını duymuşsunuzdur. Bir de kurtlu elma var. Kurtlu elmayı sever misiniz? Deniz önceden hiç sevmezdi. Geçenlerde bir olay oldu. Bu olaydan sonra Deniz, “Dede ben de kurtlu elma isterim!” dedi. Kurtlu elmayı sevmeye başladı. Nasıl mı oldu? Anlatalım:
Deniz dedesinin yanındaydı. Oturma odasında televizyon izlemeye başladılar. Dede sehpadaki gazeteyi alıp ilk sayfasına şöyle bir baktı. Deniz sordu:
“Dede ne yazıyor gazetede?”
 “Yurt dışına satılan yeşil biberlerde ilaç kalıntısı bulunmuş. Biberler geri gelmiş.”
“İlaç kalıntısı ne demek?”
Sebzelere, meyvelere hastalık gelmesin diye ilaç atarlar. Çiftçi tam bilgili değilse, zamansız, ölçüsüz, yanlış ilaç atarsa toplanan sebze meyvelerde ilaç kalıntısı kalır.”
“İlaç kalıntılı sebze meyveyi yersek ne olur?”
“Bizi hasta eder. Faydadan fazla zararı olur.”
Televizyon izlerken, konuşurken yesinler diye babaanne bir tabakta elma, portakal ve bıçaklar getirdi. Bir sehpa üzerine koydu.
“Elmalarda ilaç kalıntısı olabilir. Ben bol su ile iyice yıkadım ama siz gene de soyun.”
 Dede üzerinde delikler olan bir elma aldı, kabuğunu soymadan yemeye başladı. Deniz ise kabuğunda delik olmayan bir elma aldı, soymaya başladı. Dedesine güldü.
“Dedem delikli elmayı aldı, hah hah hay! Dede o delikleri ne delmiş acaba?”
“Kurtlar delmiş.”
“Yani senin elindeki elmanın içinde kurtçuklar mı var?”
“Evet!”
“Sen şimdi kurtlu elma mı yiyorsun?”
“Evet, ne var bunda?”
Deniz dedesine bakıp yüzünü buruşturdu. Burun kıvırdı. Ona acıyan bir tavırla baktı.
“Dede komik oluyorsun yahu! Böyle sağlıklı elmalar varken, delikli, kurtlu elmalar yenir mi?”
Dedesi onu imrendirmek ister gibi başını sallayıp ağzına kabuklu kurtlu elmadan bir ısırık daha aldı.
“Bu kurtlu elmalar hem daha lezzetli, hem kabuğunda daha fazla besin var. Hem de ilaç kalıntısı yok.”
“Dede ilaç kalıntısı olmadığını nereden anladın? Üstünde öyle bir yazı mı var?”
“İlaç kalıntısı olsa bu delikler olmaz. Zehirli ilaç atılan elmaya kurt gelip girmez. Bu kurtlar bu elmada ilaç kalıntısı olmadığının garantisi.”
Deniz elmasını soymuş, dilimleyerek yemeye başlamıştı. Ablası mutfakta babaanneye yardım ediyordu. O sırada televizyonda bir çizgi film vardı. Dedesi onları çağırdı:
“Çocuklar televizyonda güzel bir çizgi film var. Gelin izleyelim!”
Çocuklar filmi ilgiyle izlemeye başladılar. Rastlantıya bakın çizgi film elma kurtlarının yaşayışını anlatıyordu. Elmaların içine girip çıkan kurtçuklar konuşuyorlardı.
“Biz şanslı kurtçuklarız. Bizim bahçemizin sahibi iyi bir çiftçi. Elma ilaçsız da yetişecekse ilaç atmıyor.”
“Komşu bahçenin sahibi çok ilaç attı anne kelebekler hep öldü. Elmalara yumurta bırakamadı. O bahçede hiç kurtlu elma yok.”
“Kurtlu elma yok ama çok ve zamansız ilaç attığı için ilaç kalıntısı kalıyormuş.”
“Duydum, insanlar o elmaların zehir kalıntısından zarar görmemek için hem elmayı bol suda yıkıyorlar, hem de kabuğunu soyup öyle yiyorlar. Böylece çok besin içeren elma kabuğunu çöpe atıyorlar.”
“Biz şanslıyız. Bizim bahçenin sahibi zehirli ilaç atmadığı için biz yaşıyoruz. Ama bizim içinde olduğumuz bu kurtlu elmaları yiyen insanlar da şanslı. Hem zehir kalıntısının olasılığı bile olmadığı için elmaları rahatça kabuğu ile beraber yiyorlar. Böylece fazla besin alıyorlar. Hem de ilaç kalıntısından zarar görmüyorlar.”
“Ayrıca kurtlu elmalar ötekilerden daha lezzetli, daha tatlı oluyor.”
“Kurtlu elma yiyen insanlar bir taşla üç kuş vurmuş oluyorlar.”
“Daha akıllı, daha bilgili olan insanlar kurtlu elma yemeyi seviyorlar.”
“Ben kurtlu elma yiyen insanları seviyorum. Onlar kurtlu elma yerse, bizim de barış içinde yaşama şansımız artıyor.”
Çocuklar çizgi film izlerken evin dışından bağırıp çağıran bir insan sesi geldi. Pencereyi açıp baktılar. Yolda bir grup insan yürüyüş yapıyordu. Ellerinde yazılı pankartlar vardı. Bir yandan da hep bir ağızdan bağırıyorlardı. Pankartlardaki yazıları okudular:
“Kurtlu elmalarımızı geri isteriz!”
“Tarım ürünlerine kontrolsüz ilaç atımına paydos!”
Yürüyüş grubu sloganlarını söyleyerek geçip gittiler. Bu sloganlardan biri Deniz’in unutamayacağı şekilde hatırında kaldı.
“Kurtlu elmalarımızı geri isteriz!”
Sonra Deniz dedesine baktı. Kurtlu elmayı yiyip bitirmişti. Ortasında çekirdekleri olan az bir kısmı tabağa koymuştu. Onu sapından alıp baktı, inceledi. Çekirdeklerin olduğu yerde küçücük bir kurtçuk gördü. İlkin yüzünü buruşturdu. Tiksintiyle ona baktı. Sonra televizyondaki çizgi filmde gördüğü kurtçukların yerine onu koydu. Kafasında canlandırdı. Dedesinin yediği elmanın içindeki bu kurtçuk televizyona geçip konuştu:
“Çocuklar kurtlu elmalardan tiksinmeyin. Sağlığınızı düşünürseniz kurtlu elma yiyin. Hadi, kurtlu elmayı bir deneyin. Denemesi bedava!”
Deniz’in yüzündeki tiksinme ifadesi gülümsemeye dönüştü.
“Elmanın iyisini kurtlar bizde iyi biliyorlar. Denemesi bedava! Hazır önümde kurtlu elma da varken…”
Tabakta ablasından kalan bir dilim vardı. Baktı çekirdeklerin yanında kurtçuklar vardı. Kurtçuksuz kısmını ayırdı. Kabuğunu soymadı. İkin gene yüzünü buruşturur gibi yaptı. Sonra gülümseyip elma dilimini ağzına attı. Tadına varmak istermiş gibi yavaş yavaş çiğnedi, yuttu. Gülümsüyordu.
“Oh be, bu daha tatlıymış!”
Açık pencereden dışarıda giden yürüyüşçülerin köşeyi dönerken bağırdıklarını gene duydu.
“Eski kurtlu elmalarımızı geri isteriz!”
Dedesi onu yan gözle izliyordu. Tabakta yemek için kurtlu elma aradı, bulamadı. Deniz dedesine döndü:
“Dede, ben de kurtlu elma isterim!”


15 Ocak 2017 Pazar

Ahmetlerde Kekik Yağı Sıkılması

Teknolojinin gelişmesiyle kaybolmaya yüz tutmuş bazı uygulamalar yurdumuzun bazı yerlerinde hala devam etmektedir. Söz gelimi kara üzün pekmezi sıkma, kekik yağı sıkma, defne yağı sıkma, gibi eskiden kalma gelenekler köyümüzde az da olsa devam etmektedir. Daha önce bir yazımda kekik yağının nasıl sıkıldığını anlatmaya çalışmıştım. Burada bu anlattığım geleneği video ile göstermeye çalışacağım. Çalışmamızı daha iyi anlayabilmek için önceki resimli yazı okunursa daha iyi olacaktır. Söz gelimi imbik içindeki buhardan yoğunlaşıp dışarıya akan kekik suyunu akıtan kıvrımlı düzenek yazı içindeki şekilde daha iyi görülüp anlaşılabilir. Yazımızın bağlantısı aşağıda verilmiştir
...


........................................................................................

You tube kanalıyla da benzer bir videomuzu izleyebilirsiniz. Aşağıdaki bağlantıyı tıklayın:

24 Temmuz 2016 Pazar

Susuz Çeşme

Susuz Çeşme
"Bu çeşme nasıl çeşme, su içecek tası yok.
Kırma insan kalbini, yapacak ustası yok."
Gökyaçı'dan aşağıddaki susuz çeşme.
Şimdi aşağıdaki düzlükte akan yeni çeşme.

2016 yılı Haziran ayı sonları. Yaylada komşular arasında su anlaşmazlığı olmuş. Keşif çıktı. Biz de gittik. Çırlavık’taki obalardan yukarıdaki Gökyalçı denilen yerdeki su kaynakları bakıldı. İnsanlarımız Gökyalçı’nın aşağısındaki yamaçta kümeler oluşturup konuştular. Yaylanın temiz havasını soludular, Çırlavık’ın çelik gibi soğuk suyunu içtiler; canlarına can katıldı.
Yamacın ortasında sağ kıyıda kayalara yakın yerde susuz bir çeşme var. Önünde de çakıllarla dolmuş beton bir tekne. Kimimiz bu çeşme ile tekneyi gördü, kimimiz farkına bile varmadı. Ben çeşme ile beton tekneyi görünce hüzünlendim. Çocukluk anılarım canlandı. Canlanıp gözlerimin önüne geldi.
Çünkü bu çeşmenin beton teknesini ben yapmıştım.
O zaman Gökyalçı’daki su kaynakları toplanmış, bir arkla bu çeşmenin olduğu yere kadar getirilmişti. Ark hayvanların gezerken yuvarladıkları çakıllarla dolmasın diye yassı taşlarla kapatılmıştı. Suların getirildiği yere bir duvar yapılmış, duvarın arasına ağaç bir oluk konmuştu. Ağaç oluktan sular altındaki ağaç tekneye akardı. Çırlavık’ta obada yaşayan insanlar içme, kullanma sularını bu ağaç oluktan doldururlardı. Bütün hayvanlar o ağaç tekneden sulanırdı. Ağaç tekneden taşıp akan suların birikmesi için yerlere yalaklar kazılmıştı. Yalakların kenarları hayvanlar su içerken çamur olmasın diye say taşlarla döşenmişti. Çeşmenin sağ tarafındaki kayalıklar sürülerden birinin eşmesiydi. Öğleyin eşmede dinlenen hayvanlardan susayanlar gelip bu tekneden sulanırdı. Çırlavık çeşmesinin yakınında bulunan Sayyatak, Tomsubaşı, Eğrikar gibi yerlerdeki diğer obaların hayvanları da buradan sulanırdı. Ağaç tekneler zamanla çürüyüp eskiyince yenisi getirilip konurdu. Bu biraz zahmetli olmalıydı ki büyükler buraya da Aldürbe Çeşmesi’nin önündeki gibi beton bir tekne yapmayı düşünmüşler.
Tekne yaptırma işini dayım Sarı Mehmet (Mehmet Güngör) üstlenmiş. Çeşmenin olduğu yere Akseki’den çimento torbaları develerle getirildi. O zaman motorlu taşıtların gelmesi için yol yoktu. En çok işe yarayan taşıt aracımız da develerdi. Yine develerle kalıp tahtaları, Kumlu Boğaz’da doldurulmuş olan kum çuvalları taşındı. Kazma, kürek, mala, keser, bıçkı, çivi tamamlandı. Helva yapmak için un, şeker, yağ tamamdı. Helvayı yapacak adam gerekti. Ama helva yapacak adam bulunamamıştı. Usta yoktu. Koyunun olmadığı yerde keçiye “Abdurrahman Çelebi” demişler. Adam yokluğunda gözler bana çevrildi. Ben o günlerde ilkokulu bitirmiş olmalıyım. Oğlak çobanı olmuşum. Oğlak güderken boş kalınca kaşık, oklava gibi el işleri yaptığımı; derelerde oyuncak değirmenler yapıp döndürdüğümü görmüşler. El yeteneklerimin iyi olduğunu anlamışlar. Keser, bıçkı kullanmasını da bildiğime göre “Bu çocuk bu tekneyi yapar. Başka usta aramayalım.” demişler. Dayım aynı zamanda obanın en büyüğü. Herkes onu sayar, onun sözüne değer verir. Dayım bir gün tuttu kolumdan, getirdi çeşmenin başına. Beni beton tekne yapımı için “ustabaşı” tayin etti. Kol kırıldı, boyuna yük oldu. Bu iş ya yapılacak, ya yapılacak. Keseri, bıçkıyı elime verdi. “Hadi başla!” dedi. Başladık.
Dayım tabana düz taşlar döşedi. Üstüne çakıllı harç ile beton döktük. Yan duvarların kalıplarını çakmak bana aitti. Kendi bildiğime göre yapmaya çalışıyordum. Ama ben ustabaşı olmama rağmen dayım ikide bir bana emirler veriyordu. “Şunu şöyle yap, bunu böyle çat…“ Dayımın işime karışması hoşuma gitmedi. Dayımın aksi bir adam olduğunu söylerlerdi. “Kız halaya, oğlan dayıya çekermiş.” Ben de biraz dayıma çekmiş olmalıyım ki aksilik yapmada ondan geri kalmadım. Karışmalarına bir sabır ettim, iki sabır ettim; sonunda bardak taştı. Keseri bıçkıyı bırakıp kenara çekildim.
“Dayı, usta sen isen al şu keseri, bıçkıyı kalıbı kendin yap. Yok, usta ben isem işime karışma. Bak, bir daha işime karışırsan varır giderim.”
Dayım işimi beğenmiş olmalı ki, aksilik yapmadı. Yelkenleri indirdi. Mum gibi oldu.
“Tamam dayısı. Usta sensin. Hiç karışmıyorum. Bildiğin gibi yap. Ben ustanın yanında işçiyim,” deyip beni de yumuşattı. Ondan sonra tarif edip emir vermedi. Yardım etti, benim istediğim plandan kalıbı çakıp, kalıbın içine düzgün taşlarla çimentolu harç ile duvar ördük. Kalıp sökülünce duvarı sıvadık. Güzel bir tekne oldu. Bu çeşme bir süre “Sarı Mehmet Çeşmesi” olarak anıldı. Daha sonra değişiklik oldu mu bilmem ama beton tekne hala sapa sağlam içi çakıllarla dolmuş haliyle duruyor. O şekilde görünce duygulandım. Eski bir tanıdığımı, bir dostumu görmüş gibi oldum. Yardımlarını gördüğüm bir yakınımmış gibi geldi bana. Çeşme zamanında başkalarına güzel hizmetler vermiş ki biz burada şimdi iyiliklerini anıyoruz. Sonra da zamanı dolunca kullanılmaz olmuş, bu duruma düşmüş.
Adama sormuşlar:
“Mamur mu çok, viran mı?”
“Viran,” demiş adam.
“Niye ki bak her taraf mamur, yeni yapılarla dolu.”
“Mamurun sonu da viran değil mi?”
Bir gün gelecek her birimiz bu susuz çeşme gibi, beton tekne gibi işe yaramaz duruma geleceğiz. Bunları düşününce aklıma bir soru geldi, kendi kendime sordum:
“Bu kuru çeşme, çeşme iken bile zamanında insanlara da, diğer canlılara da hizmetler vermiş, iyilikler yapmış. Şimdi onu hizmetleri ile iyilikleri ile anıyoruz. Acaba bir süre sonra ben de bu çeşme gibi işe yaramaz hale gelince iyiliklerimden söz edilecek bir şeyler bırakacak mıyım geride?”
Bırakabilecek isek ne mutlu bize!

22 Şubat 2016 Pazartesi

Ahmetler Köyü'nde Geçmiş Yıllarda Çalışmış İmamlar

AHMETLER KÖYÜNÜN İLK İMAMI (?)
Köyümüzde geçmişte yaşamış imamları araştırırken elimize geçen bir yazılı kaynağı da buraya ekleyelim. Köyümüzün yayla davasının geçmişini incelerken eline geçen bu belgeyi bizimle paylaştığı için Mehmet Aslan’a teşekkür ederiz.
BELGENİN (Osmanlıca) ÇEVİRİSİ

Muktezâsı Ruus-ı Hümâyûn'dan [görüle.]
Bu makûle karyenin kurb ve civârında edâ-yı salât-ı Cuma ve îdeyn olunur câmi-i şerîf olmadığı hâlde ashâb-ı hayrâtın binâ eylediği mescid-i şerîfe müceddeden minber vaz' ve ikâme-i salât-ı Cuma ve îdeyne izn-i hümâyûn-ı hazret-i şâhâne erzânî ve ber-vech-i hasbî hitâbeti dahi bazı kesâna tevcîh buyrula geldiği mesbûkdur. Emr u fermân devletlü sultânım hazretlerinindir.
Mutâbıkdır.
(Tatbik Mührü)
Der‑i devlet-mekîne arz-ı dâî-i kemîne oldur ki, Livâ-i Alaiye kazalarından Senir maa Düşenbe Kazası'na tâbi Ahmedler Karyesi ahâlîleri meclis-i şer'a hâzırûn olup şöyle istirhâm ederler ki; Vakt-i sabâvetlerimizde karyemize tâûn-ı vebâ istîlâsıyla ekser ahâlîlerimiz fevt, bizler sıbyân ve bîkes kalmalarımız ile civâr kurâlarda idâre ve kendi karyemiz muattal ve harâb ve perîşân ve hâlî kalup hamden lillâhi teâlâ on sene akdemlerde kemâ fi'l-evvel terâküm olduk ve karyemizden es-Seyyid Veliyyüddin bir mescid-i şerîf binâ edüp evkât-ı mefrûzayı edâ ve salât-ı Cumayı karye-i âharda edâ eder isek dahi vakt-i şitâda Kozlu Irmağı'nın cûşuyla ekser evkât edâ-yı Cuma edemediğimizden mescid-i mezbûra bir minber vaz' olunmasına icâzet-ı hazret-i cihândârî ve ol bâbda bir kıta fermân-ı celîlü'ş-şân birle, işbu bâ'is-i arz-ı ubûdiyet erbâb-ı istihkâkdan Menlâ Mehmed bin Hasan dâîlerine ber-vech-i hasbî hitâbet-i mezkûru tevcîh ve yedine berât-ı şerîf-i âlîşân sadaka ve ihsân buyrulmak ricâsına i'lâm ediver deyü ibrâm etmeleriyle vâki-i hâli pâye-i adâlet-vâye-i serîr-i a'lâya arz birle i'lâm olundu. Bâkî emr hazret-i men lehü'l-adl ve'l-ihsânındır. Hurrire fi'l-yevmi's-sâbi'-i aşer min şehr-i Saferi'l-Hayr sene hamse ve hamsîn ve mieteyn ve elf.

El-abdü'd-dâî li'd-devleti'l-aliyyeti'l-Osmaniyye
Ahmed el-Müvellâ hilâfe be-kazâ-i Senir maa Düşenbe
Fî 5 Ca. Sene 55, Yazıldı.
BELGENİN SADELEŞTİRİLMİŞ (Türkçe) HÂLİ

Ruus Kalemi tarafından gereğinin yerine getirilmesi [uygundur].

Bu gibi köylerin çevresinde Cuma ve bayram namazları kılmak için her hangi bir cami bulunmadığı durumlarda hayır sahiplerinin yaptırdıkları mescide yeni bir minber yerleştirilerek Cuma ve bayram namazları kılınmasına padişah tarafından izin verildiği ve her hangi bir ücret olmaksızın hatiplik görevinin de bazı kişilere verile geldiği olmuştur. Emir ve ferman devletli sultanım hazretlerinindir.
Devlet'in sağlam kapısına bu aciz duacınız şöyle arzuhâl eder ki; Alaiye [Alanya] Sancağı kazalarından Senir‑Düşenbe [Manavgat/Melas Çayının  Ahmetler tarafı] Kazası'na bağlı Ahmetler Köyü ahalileri mahkeme huzuruna gelerek;
"Çocukluk çağlarımızda köyümüzde veba salgını olup köylülerimizin çoğu öldüler. Bizler de çocuk başımıza kimsesiz kaldığımızdan çevre köylerde hayatımızı devam ettirdiğimiz için köyümüz boş, harap ve perişan bir halde kalmıştı. Allah'a şükür on sene (1829…) kadar önce eskisi gibi tekrar bir araya geldik. Köyümüzden Seyyid VELİYYÜDDİN bir mescit yaptırdı. Farz namazları burada kılıp Cuma namazlarını başka bir köyde kılmaktaysak da kış mevsiminde Kozlu (Kapuz Çayı?) Irmağı'nın taşması sebebiyle çoğu zaman Cuma namazlarını eda edememekteyiz. Bu sebeple köyümüz mescidine bir minber yerleştirilmesine izin verilmesini ve işbu arzuhâlin yazılmasını sağlayan ve kendisi [imam-hatiplik için] yeterli bulunan Hasan oğlu Molla MEHMET'e hatiplik görevinin karşılıksız olarak verilmesini ve eline bir berat sadaka buyrulmasını ilgili makamlara bir ilamla iletiversen"
Diye istirham etmeleri üzerine durum yüce makamınıza arz edildi. Bundan sonra emir siz adaletli ve iyilik sahibi efendimizindir.
Tarih: 17 Safer 1255 / 2 Mayıs 1839
Osmanlı Devleti'nin Duacı Kulu
Senir‑Düşenbe Kazası Kadısı Ahmet
5 Cemaziyelevvel 1255 / Milâdi 17 Temmuz 1839, Yazıldı.

Demek ki adını öğrenebildiğimiz, geçmişte köyümüzde imam olarak çalışmış kişilerden birisi  Hasan oğlu Molla Mehmet’tir.

Bundan sonraki tanıttığımız imamları köylülerimizin yaşlılarından sorup öğrendik.

Veli Fakı: Veli Fakı Hacı Hatip’in dedesidir. Keramet sahibi olduğu söylenir. Osmanlı İmp. son dönemlerinde yaşamış olmalıdır. Çekiç Beleni'nde bir mahalle olarak oturan bir kısım köylülerimiz oğlu "İhtiyar" zamanında Ahmetlere göçmüşlerdir.
Hacı Hatip: (Mustafa Güzel) "İhtiyar"ın oğludur. Hacı Hatip 6 ayda deve ile hacıya varıp gelmiş. Çok varlıklı ve konuksever imiş. Köy odasına günde beş kere yemek sinisi çıkardığı söylenir. O zamanlar köy civarında orman kesimi yapılıyormuş. Kesimi yapan tahtacıların ihtiyaçlarını karşılamak için bakkal dükkânı açıp onlarla ticaret yapmış ve varlığının çoğunu buradan kazanmış. Seferberlikte Hacı Hatip’in evi eşkıyalar tarafından birkaç kere soyulmuş.
Okuma yazma bilmediği halde zamanında bilgili ve etkili bir kişi olarak tanınan Hacı Hatip Cuma namazların kıldırır, büyük bir belagat ile vaiz verirmiş.

MEDRESE MEZUNU İMAMLARIMIZ:
Molla Mehmet: (Mehmet Öz) Molla Mehmet Belenköy kökenlidir. Sonradan köyümüze gelip yerleşmitir. Köyümüzde imam olarak da çalışmıştır.
Molla Mahmut: (Mahmut Özdemir) Molla Mahmut ve Molla Abdullah köyümüzde doğup büyümüşlerdir. Köyümüzde Orman Bakım Memurluğu ve Muhtarlık yapmışlardır. Sonradan ikisi de Manavgat’a göçmüş ve orada ticaretle uğraşmışlardır. Köyde iken imamlık da yapmışlardır.
Molla Abdullah: (Abdullah ÖzMolla Mehmet'in oğludur. Köyümüzde muhtarlık ve orman bakım memurluğu da yapmıştır.
Örenyakalı Mustafa Hoca
Molla Ali: (Ali Güzel) Molla Ali de köyümüzde doğup büyümüştür. Hacı Hatip’in oğludur. Başka köylerde de imamlık yapan Molla Ali köyümüzde senelerce fahri olarak imamlık yapmıştır.
Biroslu Ali Efendi: Ali Efendi Hoca’nın köyümüzde 32 sene imamlık yaptığı söylenir. Anam, babam namaz surelerini ve diğer dini bilgilerini Biroslu Hoca'dan öğrenmişler. Ben ve yaşıtlarımız da Biroslu Hoca’da okuduk.
Erteşeli Ali Hoca.

YAYLADA ÇALIŞMIŞ İMAMLARIMIZ:

Ramazan ayında yaylada Bozlağan’da teravih ve diğer namazlar için Cırıklı’dan Mudulu Mustafa birkaç sene hoca tutuldu. Tomsu Başında Molla Mahmut ve Molla Abdullah da ramazanda namaz kıldırdı. Yaylada Tomsu başında İlvatlı Deli Bekir de namaz kıldırdı. Deli Bekir aynı zamanda eşeğinin heybesinde esans, ayna, iğne, boya, kına, boncuk satar ve alışveriş yapardı. Yağ, kıl, yün, peynir alırdı. Yanındaki Cüce, Antep malı alaca satardı.
Erengeriş’li Molla Mustafa Kuyu’da kırk sene fahri olarak imamlık yaptı. Köylüler de ona fitre ve zekâtlarıyla destek olurlardı. Molla Ali de bir sene Eğrigar’da namaz kıldırdı. Molla Ali yaylaya Tekeli ile beraber çıkardı.
Bu imamlarımız 1960 yılı öncesi çalışmış imamlarımızdır. Bu imamlar büyük olasılıkla Akseki’ye bağlı Geriş ve Sülles (Güzelsu) bölgelerinde bulunan medreselerde okumuşlardır.

KURAN KURSU MEZUNU İMAMLARIMIZ:
Mehmet Çetin – Döşemealtı’ndan
Gönyatlı Naim Hoca

KURAN KURSU MEZUNU VE KADROLU İMAMLARIMIZ:
Ramazan Kahraman: Korkuteli (Köyümüze gelen ilk kadrolu imamdır.)
Yusuf Hoca
Bu imamlarımız Kuran kursunda okumuşlar ve kadrolu olarak görev yapmışlar.

İMAM – HATİP OKULU MEZUNU İMAMLARIMIZ:
Hasan Kocademir: Hasan Hoca Ahmetler doğumludur. İmam-hatip okulu mezunudur ve köyümüzde kadrolu olarak çalışmıştır. Hasan Hoca'dan sonra köyümüze İmam-hatip okulu mezunu imamlar gelmiştir ve kadrolu olarak çalışmışlardır.
Yılmaz Hoca  - Ispartalı
Ramazan Susamcı - Seydişehirli
Mustafa Arı - Ordulu
Seyyit Ali Hoca
Sami Çevik: Sarıveliler - Karaman
Ali Serhatlı: Nevşehir. Sami Çevik askerlik yaparken geçici olarak çalışmıştır.
Sami Çevik: Sami Çevik Haziran 2015 de köyümüzden ayrılmıştır. Sami Çevik köyümüzden ayrılınca yerine kadrolu olarak atanan imam askerde olduğu için yerine geçici olarak 17.07.2015 tarihinde 6 ay çalışmak üzere İshak Sazan atanmıştır.
İshak Sazan: Manisa – Gördes – Köseler’de 20.11.1994 tarihinde doğmuştur. Manisa – Demirci Anadolu İmam Hatip Lisesini bitirmiştir. Aynı zamanda hafızdır.
Yavuz Kurakcı: Bayburt doğumlu olan Yavuz Kurakcı ilk ve ortaokulu Bayburt'ta okudu. Lise sınavlarını açık öğretim yoluyla verirken bir yandan da Trabzon-Of-Ballıca kuran kurslarına devam edip kurslardan hafız olarak çıktı. 2007-2011 yılları arasında İsmail Ağa, Çirazlı medreselerinde arapça öğrenimini tamamladı. 2011-2014 zaman diliminde kuran kurslarında hafızlık hocalığı yaptı. 2014-2015 senelerinde askerlik görevini tamamladı. İzmit ve İstanbul'un çeşitli semtlerinde fahri olarak imamlık yapan ve evli olan Yavuz hocamız 20.11. 2016 tarihinde köyümüze imam olarak atandı.

...
Köyümüz nüfusundan olan emekli imam Yaşar Küçükdemir kışın Serik’te yaşamakta, yaz aylarında köyümüzde kalmaktadır. Kadrolu imamımız izinli olarak köyden ayrılırsa Yaşar Hoca fahri olarak bu görevi yapmaktadır.
Yine köyümüzde doğup büyümüş ve köyümüzde imamlık da yapmış olan Hasan Kocademir emekli olmuş ve Manavgat’ta yaşamaktadır. Köyümüzle bağını koparmayan Hasan Hoca ölüm, mevlit, nişan, düğün gibi özel günlerimizde ve dini bayramlarımızda köylülerimizin yanında yer almaktadır.
Hepsini iyilikleri ile ve hayırla anıyoruz. Allah hepsinden razı olsun.

13 Nisan 2015 Pazartesi

Elimizin Ulağını Kaybettik

Bazı haberleri duyunca şok oluruz. “Hayır, olamaz” deriz. Ya da  “Doğru olmasın bu haber” deriz. “Ahmet ölmüş” haberini duyunca da böyle bir tepki geldi içimden: “Hayır, doğru olmasın bu haber!”
Herkesin sevdiği, herkesin elinin ulağı Ahmet’i kayıp mı ettik şimdi? Yapma yahu.
Ahmet’in nasıl bir adam olduğunu, köyümüzde ne kadar sevildiğini daha önceki bir yazımda anlatmaya çalışmıştım. Bana göre Ahmet nasıl bir adamdı. Önceden yayınlanmış olan bu yazıyı onun ardından bir kere daha paylaşmak istiyorum. Kendisine Allah'tan rahmet, yakınlarına sabır dileyelim. Hepimizin başı sağolsun.


 

Elimizin Ulağı

Pazartesi, 09 Kasım 2009 08:37
“Ahmet, köyde elimizin ulağı…”
Bu sözü çok kişiden duymuşuzdur.  Peki ulak nedir? Sözlükte ulak karşılığında “haberci” yazılıdır. Ahmetler’de ise “kısa ip” anlamındadır. “Elimin ulağı” deyince, en çok kullandığım, en çok işe yarayan anlamları ortaya çıkar. Yani Ahmet de bizim köyde en çok işimize yarayan elimizin ulağıdır.
Köyde şöylesine konuşmalara çok kulak misafiri olmuşuzdur:
“Ahmet’i bulamadım ya, nerde haberin var mı?”
“Köyün suyu bozulmuş. Muhtar, Ahmet, daha birkaç kişi suyu onarmaya gittiler.”
“Ahmet bu gün nerde acaba?”
“Ahmet’i bugün muhtar birkaç kişiyle yol düzeltmeye götürdü.”
“Ahmet bu gün gene köyde yok ya, gördün mü heç?”
“Ahmet’ Köyöğön’e çeşme yapmaya götürdüler.”
Köy için yapılan bütün işlerin değişmez abonesi Ahmet’tir ve bu işler genellikle parasızdır.

Bazı işler vardır. Acildir. Hemen yapılması gerekir. Yapılmazsa  evlerde hayat çekilmez olur.
Evdeki musluk kapanmıyor mu? “Hadi Ahmet bakalım.”
Bahçedeki musluk akmıyor mu? “Ahmet hadi bakalım.”
Buzdolabı çalışmıyor mu? “Ahmet medet senden!”
Buzdolabı çok mu buzlanıyor? “Ahmet bundan ancak sen anlarsın.”
Kapı kilitli mi kaldı. “Ahmet bunu ancak sen açabilirsin.”
Kapı kilitlenmiyor mu? “Ahmet bunu ancak sen düzeltebilirsin.”
Bu kadar basit işler genellikle parasızdır. Ampul değiştirmenin nesinden para alacaksın? Musluk contası değiştirmeden de para alırsan ayıp olur. Hem de çoook.

İşler biraz zorlaşınca Ahmet’ten yardım isteme şekli de değişir.
Ahmet bizim ahır sıvanacak. Onu yarın sıvayalım emmisi be…
Ahmet bizim balkon korkuluğunda biraz kaynak işi var. Yarın yapalım goçum be…
Ahmet bizim bahçeye tel çekilecek. Yarın onu bir çekiverelim dayısı be…
Ahmet seni gökte ararken yerde buldum. Bizim bahçeye havuz yapacaktık, gecikti. Aman yarın yapalım aslanım be.
Yahu Ahmet, cıbanın duvarını ne zaman örecez?  Köyün malı melalı içinden çıkmıyor. Etme bu eziyeti bene be.
Aslan Ahmed’im. Kışın eli kulağında. Şu damı aktaracaksan aktarıver. Yok, eğer yapamayacam dersen bir yerlerden usta bulup gelecem
Bu işlerin ücreti de genellikle tam gün dolmayanlar “Gönlünden ne koparsa” tarifesindendir.
İşlerin yoğun olduğu zamanlarda doktordan randevu alır gibi Ahmet’en gün almak gerekir.
Ahmet bizim çifti de araya sıkıştıralım canım, olmaz mı?
Bize Patoz sırası hangi gün gelecek bilelim de, ona göre hazırlıklı olalım.
Ahmet, bizim samanı bir an evvel getirebilsek…
Bizim üzüm çekilecek ya sıra bize hangi gün gelecek?
Bize bir naylon gübre lâzım… Taşharman’da hazır. Ne zaman boşsun?
Bizim obaya bir naylon yem gidecek… Gündüz zamanın yoksa gece götürsek olur mu?
İşte böyle… Ahmet köyümüzün elinin ulağı mı, değil mi? Daha sayalım mı? Ahmet’in yaptığı yapacağı işler saymakla bitmez. Doğruya doğru. Ahmet köyün elinin ulağı.... Daha da öteye köyün birçok derdine deva olan eşi az bulunur bir ilaç. Köylülerimiz ufak tefek elekt       rik işleri için, su tesisatı işleri için, sıva, kaynak, duvar örme, marangozluk işleri, fayans kalebodur işleri için Manavgat’a ya da başka yerlere yorulmuyorlar. Bilen için ne büyük nimet…
Peki, bu kadar çok iş yapabilen Ahmet bu işleri yapmasını nerede öğrenmiş dersiniz? Sanat okulu mezunu filan mı? Haaayır. O zaman iyi bir usta yanında uzun süre çalışmış olmalı? Yooo… Okulunda okumamış, usta yanında çalışmamış, on parmağında on hüner… Nasıl olur bu iş?
Biz çocuklarımızın, gençlerimizin yetenekleri doğrultusunda okumalarını, iyi bir eğitim görmelerini elbette isteriz. Ama herhangi bir nedenden dolayı okuyamazlarsa dünyanın sonu değildir. Kendilerini tanıyabilirlerse, yeteneklerini keşfedebilirlerse iş kolaylaşır. Yetenekleri doğrultusunda cesaretle denemeler yapıp yeteneklerini geliştirebilirler.
Bakın Ahmet’ten örnek verelim. Ahmet, Tülüce Emmi’nin torunu. Taş kırmasını çok iyi becerir. Ama sadece taş kırmakla yetinmediyse nedir Ahmet’in Tülüce Emmiden farkı? Çalışma hırsı mı? Bu Tülüce Emmi’de de vardı. Ya ne? Öğrenme isteği, deneme cesareti… Ahmet cesur adam. Kaynak mı yapılacak? Bilmiyor… Ama hemen denemiş. İlkin bozuk olmuş. Ama sonradan düzelmiş. Boru mu takılacak? Hemen denemiş. İlkin zor olmuş ama deneye deneye öğrenmiş inceliklerini. Sıva mı yapılacak? “El yapar da ben yapamaz mıyım?” demiş almış malayı eline.
Herhangi bir nedenle okuyamayan çocuklarımız Ahmet gibi yapsalar ne kaybederler? Denemesi bir okka darıya mı? Atalarımız: “Dünya yedi kulplu bir kazan; birinden tut sen de kazan “ demişler. Ahmet köyde olduğu için bu işleri denemiş. Sen şehirdeysen şehirde olan işleri denersin.
Kimileri Ahmet’in işlerini beğenmiyormuş. Neymiş de sıva işinde mastar kullanmıyormuş…(Mastar: Sıvanın düzgün ve pürüzsüz olmasını sağlayan uzun araç) Neymiş de duvar örerken çirpi çekmiyormuş… (Çirpi: Duvar örülürken duvarın doğru olması için çekilen ip) Kimileri bu eleştirilere karşılık şöyle konuşabilir:
“Olabilir.  Beğenmezsen karşı lokantaya. Daha iyisini yapan usta bulursan ona yaptır işini… Şuna bak, Ahmetler’de dağın başında harçlı duvar yapan adam bulmuş ta çirpi arıyor… Evini ahırını sıvatırken mastar kullanılsın istiyor. Ahır sıvanırken ev sahibi “Mastara ne gerek var canım.” Dediyse Ahmet’in suçu ne burada?”
Laf aramızda böyle düşünenlere ben de katılmıyorum. Ben de Ahmet’in de diğer ustaların da duvar örerken çirpi, sıva sıvarken mastar kullanırlarsa daha güzel olacağını düşünüyorum.
Bazı insanlarımız yakınları için “Elinden bir iş gelmez. Kör iğneden beter” diye yakınırlar. Bazıları da kendileri için,”Kör iğneden beterim. Elimden bir iş gelmez” diye hayıflanırlar. Böyleleri bazan kendilerini kapıp koyverirler. Sonra da sahiden kör iğne olup giderler. Oysa kör iğne olmak ta beş parmağında beş hüner olan birisi olmak ta insanın kendi elindedir. Ya kendini kapıp koyverirsin, her şeyi oluruna bırakırsın... Ya da kendini tanımak, yeteneklerini keşfetmek için cesur olursun… Denemeler yaparsın… Yeteneklerini keşfettin mi ötesi kendiliğinden gelir. Sözgelimi siteye yazı yazmak için cesur olun, bir deneme yapın… Yeteneğiniz var mı yok mu bir yoklayın. Yazı yazmaya yeteneğiniz varsa bunu keşfetmiş olacaksınız. Cesur olup denemek ve devamlı alıştırma yaparak yeteneklerimizi geliştirmek… Bence Ahmet’in beş parmağında beş hüner olmasının sırrı budur.
Diyeceksiniz ki bu Ahmet bu kadar hünerli… Bu adamın hiç mi eksiği kusuru yok? Olmaz mı hiç? Var tabii. Var da… Kusur deyince bir anı geldi aklıma:
Ben çocukken babam kaşık, oklava gibi ağaç işleri yapardı. Oklavaların yapımı bitince onları tüfek gözler gibi gözünün önüne tutar, eğrisi, kusuru var mı diye kontrol ederdi. Bozuk yeri olanları düzeltirdi. Sonra oklavayı ben alır babamın yaptığı gibi yaparak kontrol ederdim. Sonra da “şurası bozuk, burası eğri” diyerek işe karışırdım. Babam yeniden bakardı. Kusur fazlaysa düzeltirdi. Kusur az ise bana döner usulca:
“ O kadarcık kusur kadı kızında da bulunurmuş” derdi
Ahmet’in de kadı kızı kadar kusuru olabilir. Çok mu? Keşke hepimiz “kadı kızı kadar kusurlu” olabilsek…